İbo’nun Edeplisi, Müslüm’ün Kurnazı 01.02.2004

Cumhuriyetin ilk yıllarında köylü ve kentli vardı. Birbirine bulaşmazlar, herkes yerinde mutlu yaşardı. (Aslında yanlış yorumlanmış olan) “Köylü milletin efendisi” hikayesi ortalığı sakin tutmaya yeterdi. Geri kalan sorunları da İstiklal Mahkemeleri çözerdi.
Ellilerde köylü kente gelmeye başladı ama azınlıkta kaldıkları için kent onları hazmediyordu.

Altmışlarda akın hızlandı. Köylü de kentte bazı mevziler ele geçirmeye başladı. Akın sadece köyden kente değil, aynı zamanda doğudan batıya idi ancak “Kürt” lafı tabu olduğundan başka şeyler deniyordu. Beyaz Türk, Zenci Türk lafları belki ilk o zaman telaffuz edildi ama bu medyaya yansımadı. Zenci Türklerin gururu Yılmaz Güney idi.

Yetmişlerde toplumu bölümleme (segmentasyon) kriterimiz geçici olarak değişti. Bir tarafta burjuvazi, karşısında da proleterya vardı. Ya da başka deyişle egemenler-ezilenler. Sol halkı temsil ederdi, sağ da egemenleri. Bir de kıyıda kalan “lümpen” kesim. Bu lümpenler Orhan Gencebay dinlerdi ancak ne düşündükleri, nasıl yaşadıkları fazla umurumuzda değildi çünkü zamanla bunlar da sınıf bilincine ulaşıp “düzeleceklerdi”. İlk Eurovision seçmesinde “halkın” tercihi Ali Rıza Binboğa da sol tandanslı sözler söylemiş ya da öyle algılanmıştı doğal olarak.

Seksenlerde dört eğilimi silah zoruyla da olsa birleştirince kaynaşmış bir kitle olabileceğimiz ihtimaline kredi verip “bölücü” çabalara fazla itibar etmedik, ya da görmezden geldik.  Aslında gelirimiz/giderimiz hızla artmaya başlamış, yapay gündemler yerine gerçek (ekonomik) değer üretmeye odaklanmıştık. Köylülük kentlerin işgalini tamamladığından o konuda tartışacak bir şey de kalmamıştı. Tabular sürdüğünden olsa gerek “kıro” lafı icat edilmişti. Yılmaz Güney’in başlattığı çıkışı “kitlelerin” sanatçısı İbrahim Tatlıses sürdürüyor, Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut gibi örnekler de Orhan Baba’nın hitap edemediği “niche” leri zorluyorlardı. Sol fena hırpalanmıştı.

Doksanlar sert geçti. Önce Türk-Kürt, sonra da laik-dinci diye bölüm bölüm bölündük. Hırpalanmış olan “sol” bütün bu bölünmelerde tercihini yanlış kullanınca iflah olmaz bir şekilde tükendi. Solun boşluğunu dini temellerde siyaset yapan akımlar doldurdu, tepkilere tercüman oldu. Zenci Türk kime diyorduk, onları kim temsil ediyordu?…kafamız karıştı. Ana kütlelerin dışında kalan “loser” kesim, tinerciler, jiletçiler gibi daha iyi tanımlanmış alt gruplarda ifadesini buldu. Kaybedenlerin ortak noktası “sıyırmış” olmaları idi. Sıyıranları Müslüm Baba iyi anlıyor ve anlatıyordu. Zaten kendi de öyle bir intiba yaratmıştı. Doksanların başında yapılan Türkiye’nin ilk “lifestyle” araştırmasında “kızgınlar” diye bir grup vardı. Bira, atyarışı, maço kültür, holiganizmle kendini gösteren bu grubun ehlileşmiş simgesi “Mükremin Abi” idi. Mükremin’in, yetmişlerdeki versiyonu Ali Uyanık’tan (Ali Poyrazoğlu canlandırırdı) temel farkı neredeyse tamamen umtusuz bir vaka olması idi. Nedendir bilinmez, araştırmayı yapan DAP daha sonra bu grubun tanımını değiştirdi. Ha bir de doksanlarda memleket, boyutlarını yirmi sene sonra daha iyi kavrayacağımız ölçüde soyuldu ama biz laiklik tartışmaları arasında bunu kaçırdık.

İkibinlere geldiğimizde iki (buçuk) ana segmentli toplum ve iki partili siyasi yapı tasarımı iyice netleşti. Ana gruplardan birinin temsilcisi olarak AKP şu sıralar harıl harıl muhafazakar tanımını tescil etmeye ve içini doldurmaya çalışıyor. Demokratlar, modernler, ilericiler…artık adı ne olacaksa ikinci grup, bir siyasi oluşum altında kendini net olarak ifade edemedi henüz. Aslında bu oluşumun adresinin CHP olduğu kesin de dönüşüm “kanlı mı kansız mı?” olacak, o bilinmiyor. O yüzden gelecek seçimlerin galibi bugünden belli. Kimse de bununla ilgilenmiyor zaten.

Buçukuncu toplum kesiminden bir siyasi oluşum beklenmiyor olsa da yarattıkları kültür ve çıkardıkları olaylarla manşetlerde kendilerine artarak yer bulacaklar hep, ya da maalesef.

Kaderine yeni bir sayfa açmış gibi görünen ikibinlerin Türkiye’sinde geçmişin yıpranmış yıldızlarının yerine yeni yıldızlara ihtiyaç var. Hayatın her alanında yeni yüzler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı zaten. Politikadaki değişim hızla gerçekleşiyor. İş dünyasında da yeni yüzler kendini gösteriyor. Popüler kültürde, sporda, müzikte de gerçekleşecek bu değişim.

İddialı girişine bakmayın, bu yazı Bayhan için kaleme alındı çünkü kendisi daha uzun süre bu ülkede adından bahsettirecek gibi görünüyor. Altyapı hazır, “zenciler” fiilen iktidardalar. Bayhan da tüm yaptıklarıyla ve doğal yetenekleriyle belli bir kesimin idolü olabileceğinin ip uçlarını veriyor. Nereye kadar gidebileceği ise kendisine (yetenek + karakter), akıl hocalarına ve birlikte yapacakları tercihlere bağlı kuşkusuz. İbrahim Tatlıses gibi kitleselleşebilecek mi yoksa Müslüm Gürses gibi sıyıran kesimin nispeten marjinal temsilcisi mi olacak? Öte yandan, Orhan Gencebay ve Müslüm Gürses gibi tek kadına bağlı düzgün bir hayat sürüp aile babası olma yolunu mu seçecek yoksa İbrahim Tatlıses gibi kadınlarla sürekli vukuatı olan bir mafyavari  baba pozisyonuna mı soyunacak. Bunu zaman gösterecek olsa da şimdiden adına eklenen “Baba” lafı galiba hep kalacak.

Bayhan’da marka olma potansiyeli görmemin ve kendisi hakkında bir yazı kaleme almamın  (marka açısından) teknik nedenleri ise şöyle açıklanabilir:

  1. İbo ve Müslüm’ün toplamından fazla hikayesi var. Ailesiyle ilgili konular, suç ve ceza, Almanya maceraları…Anlat anlat bitmez. Ayrıca zamanla yeni hikayeler yazma potansiyeli de var gibi.
  2. İçten ve özgün bir yorumu var. Farklılaşma ve samimiyet markalaşma için elzem.
  3. Orhan Baba gibi gururlu bir duruşu ve ondan iyi fiziği var. (Packaging)
  4. Yok yok, muhteşem bir duruşu var.
  5. Doğal mimikleri ve el hareketleri bu duruşu tamamlıyor. (Semboller)

Hırslı ve cesur. Yarışma boyunca en büyük ilerlemeyi Firdevs ve Bayhan sağladı. Kişisel markalaşmada kişisel irade ve psikolojik güç çok önemlidir. Önemli örnekleri bizde İbo, dünyada Madonna.

  1. Saygılı ama ezik değil. İbo’nun ilk dönem filmlerindeki sünepe haline bakınca farkı anlarsınız.
  2. İsmi marka olarak iyi. (soyadını kullanmaması gerekiyor)
  3. Müzik endüstrisi artık el yordamıyla hareket etmiyor. Herkes bilinçli, büyük ihtimalle danışmanları ona hata yaptırmazlar.

Daha ne olsun.

Kim tutar seni Bayhan?

Umarım yarışmada birinci olmazsın. İkincilik, hatta üçüncülük en iyisi.

Ve umarım ekrandan kavrayamadığımız temel bir “karakter” sorunun yoktur.

Güven Borça
Marka Danışmanı

Yorumlar
Bütün Yorumlar.
Yorumlar