Futbol – Basket 02.11.2012

Futbol-basket konusunda yazmamaya, konuşmamaya dikkat ediyorum çünkü en aklı başında insan bile fanatikleşip olur olmaz laflar ediyor. Özellikle sosyal medyada bu iş ciddi hakaretlere varıyor. Öte yandan spor bazı pazarlama ve marka kavramlarını anlatmak için o kadar güzel örnekler sunuyor ki insan dayanamayıp ortaya kafayı çakıyor. Açıkçası en az 45 senedir futbol, 25 senedir de basketbol maçlarına giden biri olarak kendimde biraz yazma hakkı da görüyorum.

İşte en son Fener-Pana basketbol maçı sonrası attığım bir tivit yüzünden yediğim elli kadar küfüre karşılık yapılmış soğukkanlı bir açıklama çabası.

Futbol ve basketbolun doğası farklıdır.

Futbol yapı olarak çok hızlı-dinamik bir oyun değildir. Bir buçuk saatte hiç gol olmayabilir, üç gol olursa kendinizi çok şanslı hissedersiniz.  O yüzden futbol maçına dışarıdan gelen ya da arada gidenler  bir zevk almaz. Futbol ömür boyu süren bir tutkudur. Ya varsındır ya yok. Oyunda sürekli skor değişmediği için maçın öncesi ve sonrası, tribün gösterileri, tribünde yaşanan muhabbetler, taşkınlıklar öne çıkar. Yıllar süren hikayeler, husumetler, aşk ve nefret ilişkileri vardır. Futbol şiddete daha yatkındır mesela.

Öte yandan basketbol (ve tenis, voleybol) gibi oyunlarda sürekli sayı alınır verilir. Skor sürekli değişir. Oyun daha dinamik ve heyecanlıdır. O yüzden yılda bir basket veya tenis maçı izleyen de olaydan zevk alabilir. Ayrıca bu sporlar salonda oynanır. Seyirci ile oyuncu-hakem arasındaki mesafe çok yakındır. O yüzden bu oyunlarda şiddet tehlikeli sonuçlar yaratabilir. Yüz metre uzaktan hakeme grup halinde küfretmek bazen normaldir ama iki metre önündeki adamın gözüne baka baka küfretmek hiç insani değildir.

O yüzden futbol seyirciliği kategorik olarak daha fazla sadakat, taraftarlık ve hatta sertlik içerir. Öyle olması doğaldır. Futbolda taraftardan müşteri yaratma projeleri kolay olmaz. Çoğu zaman gerek de yoktur. Tiyatro gibi izlenen futbol maçının pek keyfi de olmaz bence.

Ancak basketbol seyirciliği farklıdır ve bana sorarsanız profili de farklı olmalıdır. Daha elit, daha feminen, daha aile ortamı… Bu hem kulübün gelirini artırır, hem de oyunun karakterine daha uygundur. Ancak bu tür dönüşümleri gerçekleştirmek bizim ülkemizde zordur. Kimsenin bu kadar sabrı ve genelde bilgisi, becerisi yoktur.

O yüzden yöneticiler en kolayını yapar, futbol seyircisini basket salonuna sokarlar. Onlar da oyun boyunca maça bile bakmadan gürültü yaparlar. İş gerildiğinde de stadyum alışkanlığıyla sahaya ne bulurlarsa atarlar. Bu da yukarıda bahsettiğim kitleyi salondan uzak tutar. Ayrıca riski de fazladır.

Fenerbahçe bir önceki maçta bu gürültücü tayfayı Ülker Sports Arena’nın üst balkonuna almıştı. Bence iyi yapmıştı. Ancak son maçta aşağı alındıklarını gördüm ve eleştiren bir tivit attım. Üzerine bir çok arkadaş taraftarın maç alınmasında önemli katkısı olduğunu söyledi. Bu tartışma asla bitmez çünkü öyle olup olmadığını ölçecek bir metot yok. Ama NBA’de, Barcelona’da nasıl maç seyredildiğini de biliyoruz.

Ben taraftar maç boyu otursun ve sussun da demiyorum. Tabii ki tezahürat olacak, coşku olacak. Ama oyuna bile bakmadan iki saat bağırıp tepinmenin maç kazandırdığına beni kolay inandıramazlar. İyi taraftar oyunu yönlendirebilir, oyuncunun coşku ve motivasyonunu artırabilir ancak benim eleştirdiğim taraftar profilinin maçla filan ilgisi yok. Daha çok kendilerini eğlendirmeye gelmişler.

Ancak daha da önemlisi, taraftar kimliği, motivasyonu içinde bu “maç kazandırma”, yani on ikinci veya altıncı eleman olma güdüsü çok kuvvetlidir. Bu da doğaldır, insanidir. Herkes kendini önemli görmek, bir şeyler başardığını hissetmek ister. İşte bizim o gürültücü arkadaşlar da maçı kendilerinin kazandırdığına iman etmiş durumdalar. Ne diyelim; En büyük taraftar, danışmanlar sahtekar.

Yorumlar
Bütün Yorumlar.
Yorumlar